Stranger Things 2 ; Bol spoilerlı incelemesi

Gözlerimizin yollarında takılı kaldığı, bilenlerin bilmeyenlere ballandıra ballandıra anlattığı Stranger Things’imizin ikinci sezonunu da yaşlı gözlerle uğurladığımız bugünlerde, geçen sezonun ardından şöyle kısa bir değerlendirme yazısı yazmak istedim.

Öncelikle tamam dönem dizisi yaparsın da, hikaye akışından tut sezon ismine kadar buram buram o döneme bürünmek ayrı bir olay. Tebrikler canım.

2. Sezonun Stranger Things 2 şeklinde sunulması, 80lerin kült korku filmleri serilerininkini çağrıştırsın diye düşünülmüş bir detay diye tahmin ediyorum ya da ben her şeyden bir şey şeyetmeye şartlanmışımdır, ama sanmıyorum.

 

Birinci bölümden sonra Eleven’a rastlamamızın ardından olaylar yine cıngılı cıngılı devam ediyor. Birinci sezonun sonunda Will’in kustuğu mahlukat da sürpriz olmayan bir şekilde diziye dahil olacaktı tabii ki.

Ne demişti Çehov? “Bir sahnede bir yaratık kusuluyorsa, o yaratık birkaç bölüm sonra Dustin’in kedisini yer.” .

80ler ve 90lar çocuklu filmi tadında, kasabaya taşınan acar ve de cabbar bir kızımız daha oldu sonunda da Eleven yalnız kalmadı. Hatırlayacaksınız, 3 Küçük Ninja’da da Cold bir kıza yenilmişti (Ortam flulaştı mı? Normaldir). Bu tarz filmlerde görmeye alışık olduğumuz “Erkek çocukların yapamadığı şeyleri yapabilen güçlü kız karakteri“, ya da kısaca Max.

Biraz sorunlu bir arkadaşımız olan Max, geç olmadan bizimkilerin dikkatini çekiyor. Max’in neden Hawkins’e taşındığı kısmı muamma. Manyak babanın baskılarından cozutan üvey abisi, bir defasında “Senin yüzünden taşındık” demişti ama derinine inilmedi, ya da ben orayı kaçırdım.

 

Bir diğer yeni karakterimiz de 8. Jane’in yani Eleven’ın ablası. Onun da zihinsel becerileri var. İnsanlara uçan filler, kelebekler, örümcekler gördürebiliyor. Şimdi bu gerçek hayatta ne işimize yarayacak? diyebilirsiniz. Bunların hepsinin cevabını veriyor bize sağolsun. Bence Eleven’ın 8’i aramak için yollara düştüğü ve bulup suça belaya bulaştığı bölüm son derece sıkıcı ve olmamış bir bölümdü. Çok sevilen bir filmdeki sıkıcı sahne gibiydi, çok sevilen bir dizideki sevilmeyen bölüm gibiydi, öyleydi. Burada Bon Jovi – Runaway’e yer verilmesi hoş bir detay olarak kalacak aklımda yalnızca. Bir de bu bölümde anlıyoruz ki Eleven, Mike’ın Max ile konuşmasını fazla kafaya takmış. Yorum yapmak istemiyorum.

Bir bir diğer yeni karakterimiz ise Bob. Bob, 4 kilometre öteden bakıldığında bile Joyce ile uyumsuz olduğu görülebilen bir abimiz. Belli ki diziye ileride fedakarlık yapıp ölsün diye dahil edilmiş. İğrenç esprileri olmasına rağmen yardımsever bilgeliği ve iyi niyetiyle, kendini sevdirmese de nefret de ettirmiyor. Sonlara doğru da kendisinden beklenen fedakarlığı yaparak salak salak gidip öldü zaten. Kaçsana oğlucum, kapı orada işte.

Bob’un ölüşü özellikle 80ler formatına uygun yapılmamışsa eğer (bu da benim ekstra iyi niyetli düşüncem olsun) olmamış bir sahne. Senaristler orada bariz bir şekilde ölsün diye bırakmışlar adamı. Çok da yapmacık olmuş. Yakışmadı.

 

Nancy – Jonathan – Steve ikizkenar üçgenine geçmeden önce (zira gördüğüm kadarıyla Steve ve Jonathan arsında bir çekim yok) <3 Barbara <3 ‘dan bahsetmek istiyorum. Sevgi dolu Barbara’dan, iyilik timsali Barbara’dan, arkadaşı cinselliğini doyasıya yaşayabilsin diye havuz kenarında demogorgon (ya da demo-dog) maması olan Barbara’dan, kimsenin umursamadığı Barbara’dan… Barbara öldü 🙁 🙁 🙁 🙁

 

Nancy Jonathan – Steve aşk üçgeninde ise sular bulanık. Zaten taa ilk sezonun başından beri belliydi ancak işte Steve kötü çocukluğu devreye girince her sweet sixteen gibi Nancy’nin östrojen progesteron oksitosin endorfin dopamin falan ohoo allak bullak oldu, suç onda değil ki. Aslında Steve de kötü çocuk değil. Arkadaş çevresinin suçu hep. Sanki ikinci sezon izleyiciye Steve’i sevdirmek için yapılmış gibi de değil miydi? Dustin ile diyalogları, çocuklara bakması, yardımseverliği, Jonathan’ın yolundan gönül yarasıyla çekilmesi, Nancy’e attığı aşık bakışlar… ahh ahh. Gel bir duble dökeyim be Steve. Hadi yarasın.

 

Son olarak buradan Mike ve Nancy’nin ebeveynlerine bir çift lafım olacak; Sen Ms. Wheeler, köpüklü küvetlerinizde şampanyalarınızı yudumlayıp ateşli romantizmli 80ler kitapları okuyup fantazyalar deryasında kaybolurken ve de sen Mr. Wheeler, kanepelerde horul horul uykulara dalmışken evlatlarınız, komplo teoricileri ve psişik arkadaşlarıyla birlikte hastane süsü verilmiş gizli deneyli laboratuarları deşifre edip bedensel ve ruhsal gelişimlerini olumsuz etkileyebileek trilyonlarca atraksiyondan atraksiyona koşarak dünyayı boyutlararası yaratıklardan korumaya çalışıyorlar. Utanın.

 

Karakterleri bir kenara bırakıp sezonu ve olayları düşündüğümde, sanırım birinci sezondan çok daha fazla keyif aldığımı söyleyebilirim. Özellikle beşinci bölümden sonrasında bu daha fazla. Hopper’ın demogorgon dokunaçları (tentacle) tarafından sarılıp sarmalandıktan sonra hübolop diye kurtarılması, Bob’un Hopper’ın yerini hübolop diye bulması, muhtelif karakterlerin ilk denemelerinde yapmak istedikleri şeyleri hübolop diye başarabilmeleri, Will’in, tam da Hoppers ve Elevan zor durumda kalmalarına ramak kalmışken iyileşmesi, sonlara doğru demogorgon deliğinde karşılarına çıkan demo-dog’un Dart olması gibi detayları saymadığımız taktirde özgün, keyifli ve heyecan dolu bir ikinci sezon izledik. Gerim gerim geren, aksiyon dozunu tırım tırım tırmandıran bol bol bölüm ve sahne de izledik. İyi olmuş, gayet güzel olmuş.

 

Ve felina. Yeniyıl balosunda herkesin mutlu olmasının iç ısıtıcı görünen kapanışın ardından upside world’de olanları göstermeleri de tam bir 80ler kültünden beklenen şeylerdi. Oranın o ayarda bişeyle biteceğini bile bile izlemiş olsam da beğendim. Olması gereken oydu zaten gibi.

 

Bu noktadan sonra devamı gelir ya da gelmez açıkcası ne isteyeceğimi bilemiyorum zira evren uzadıkça bozan dizilerle dolu. Burada bitirirlerse zirvede bırakmış, efsaneler arasındaki yerlerini almış olurlar gibime geliyor. Ama öyle bozmamış bir üçüncü sezona da yok demem 🙂

 

Keyifle kalınız.

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir