Cepheye gelişlerinin dördüncü günüydü ve doğru düzgün yemek yemeyeli ne kadar zaman olduğunu hesaplamayı bırakalı çok uzun zaman olmuştu.

İçinde bulundukları bu savaşa ideolojik olarak katılmıyordu, ancak devlet güçleri yurt dışına gitmesine veya savaşa katılmamasına her devlet gücü gibi izin vermemiş ve 25 yaşına girdiği günün bir hafta sonrasında kendini modaya pek uygun olduğu söylenemeyecek olan kamuflajlarının içerisinde bulmuştu.

Coğrafyanın pek de geniş olmamasından dolayı hiçbir birlik savaş ve çatışma bölgesinden istese de fazla uzak kalamıyordu. Bu sabah şans onlara gülmüştü. Üzerlerine doğru gelen top atışını ilk farkeden gözcü daha uyarısını vermeye fırsat bulamadan düşen ilk mermilerle birlikte evrenin sırrına vakıf olmuştu. Şüphesiz ki ardından gelen atışlar, gözcünün borusundan çok daha iyi birer uyarıcı vazifesi görüyorlardı.

Yüzünde çamurlar, ellerinde çocukluğunda bisikletinin lastiklerini patlattığı için bir türlü sevemediği deve dikenleriyle kaçarken, beyninin üçüncü veya dördüncü katmanında mavi bisikletini yol kenarında sürdüğü zamanları canlandırıyordu.

Acaba şimdiki çocuklar ne yapıyorlar?” diye içinden geçirdi. 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl sonra kendisinin şu anda mermilerine karşı kendisini savunduğu savaş bir geçmiş olacak, devletleri tekrardan dostça ilişkiler kurmaya başlayacaklardı. Bundan adı gibi emin olsa da elinden bişey gelmiyordu. “O günleri görebilmek adına” dedi içinden. “Ne gerekiyorsa yapacağım.”

biraz durmaya fırsat bulduğu zaman etrafına bakındı. Daha önce arabayla geçtiği yerlerdi ancak hiçbir zaman yaya olarak buralarda bulunmamıştı. Önceleri binlerce kez geçmiş olsa bile bu eylemi mekanik olduğundan asla kendini oradan geçiyormuş gibi hissetmemişti. Tüm motorlu taşıt yolculukları gibi onunkiler de bir başlangıcı ve sonu olan, arada gidilen ve görülen her yerin, her manzaranın, perde yerine pencereden izlenen birer film sahnesi etkisi yaptığı yaşantılardı.

Bir dereye geldiğini ayaklarının ıslanmasında anladı. Bulunduğu koşullar ve son birkaç ayı o anda tekrar somutlaşmıştı. Nerede olduğunu tam olarak anlamak ve birliğinden çok ayrılmamak için kafasını kaldırıp etrafa baktı. Daha iyi görebilmek için derenin yamacına tırmanmaya başlamıştı ki sağındaki otların arasından çıkıp arayan gözlerler etrafına bakınan, farklı üniformalı ve kolunda farklı bir bayrak taşıyan akranıyla gözgöze geldi. Silahının namlusunu usulca kaldırdı ancak karşısındakine yöneltmek istemiyordu. Aynı şey karşısındaki için de geçerli gönüyordu.

Böyle bir an içinde yüksek oranda istemsizce, dilinden bir anda dökülen şey, “Expelliarmus” oldu. Bunun ne anlama geldiğini bilen akranının yüzündeki tebessüm ve endişe dolu gözlerinin bir anlık büründüğü samimi ışıldama bulundukları konumu bir kez daha sorguladı.

Bazı şeylerin evrensel olduğunu o anda daha net kavradı. Büyük ihtimalle ikisi de çocukluklarında Hogwarts’a gitmek için mektup beklemişlerdi ve o mektup bir türlü gelmemişti. Favori film karakterleri, dizi karakterleri, şarkıcıları, sanatçıları, ressamları, filmleri vardı. Bundan 5-6 yıl önce bir cafede karşılaşsalar Freddie Mercury’nin sanatçı kişiliği veya Forrest Gump üzerine saatlerce sohbet edebileceklerken, 5-6 yıl geç gelen karşılaşmaları sonucu ikisi de ellerindeki aynı marka silahları birbirlerine doğrultmuş, karşısındakinin ilk adımı atmaması için yoğun bir istek besliyorlardı. Karşısındakinin yüzündeki tebessümün devam ettiğini görmek ona umut vermişti. Silahını yavaşça indirdiği esnada duyduğu keskin ve kısık sesi ve ardından gelen patlamanın, arkasındaki çamura saplanan mermiyi uğurlamak için çalınan gerçek ölüm marşı olduğunu farketmesi uzun sürmedi. Hayalleri ve tüm potansiyeliyle birlikte orada sırt üstü uzandı.

Arkasını dönüp, yaptığıyla daha sonra yüzleşmek üzere anla vedalaşırken, daha önce de söylediği bir repliği tekrarladı. “O günleri görebilmek için” demişti içinden. “Ne gerekiyorsa yapacağım.” ama farklı bir dilde.